Emlak Dunyası

"Mimarlar keşif yapmaz dönüştürür!" Bu sava katılır mısınız?
Keşiften ne anlıyoruz? Her ikisi de olabilir. Bazı durumlarda dönüştürülülür bazen de keşifte bulunulur. Mimarinin bir kreatif bir de inovatif tarafı var. Ancak topraklarımızda mimarlık eğitimi ya da sektör henüz global ölçekte yani ataları gibi geçmişte olduğu gibi bu konuda henüz mesafe almış değil.

Bu noktada mimarlar önemli bir oyuncu grubu ama mühendisler, yerel yöneticiler, geliştiriciler, alıcılar olmak üzere birçok paydaş var.


İlk defa hem dünya globalleşiyor hem de Türkiye’de bu globalleşmenin boyutlarını görüyoruz. Bu şu demek; eskiden piyasaya sunulan yapı stoğu ile son 10 yıldır sunulan yapı kalitesi, yapı iç düzenlemeleri arasında çok büyük fark var.


Türkiye’de neden geri kalındığı belli olmayan bir atalet vardı. Diğer yandan 2000 yılından önce yapılan binaların yüzde 70’i depreme dayanıklı değil. Dolayısıyla hareketli bir sektör ve oyuncuları arasındaki ilişkiler daha yeni yeni oturuyor.



ÜÇ SORUNSAL


Öncelikle biz halen alıcının nereden para bulup satın aldığını bilemiyoruz. Alıcının tam bir portresini çizemiyorsun. Bu veri çok önemli. İkincisi biz yapı maliyetlerinden ziyade metrekare konuşuyoruz. Aslında metreküp konuşmalıyız. Hala belediyelerimizin alt yapısı, yazılımı, donanımı, kurgusu, zayıf. Bazen çok değerli projeler düşük kaliteli teknik gruplarca üstleniliyor ve bu yetersizlik yüzünden çarpı görüyor. Üçüncüsü aklı öne alanların işin tasarım kısmında etkin olması...


Bu tıkanıklığı nasıl aşacağız?


Ben bir vakıf kurdum; Mimarlık ve Yerleşme Kültürünü Geliştirme, Araştırma ve Eğitim Vakfı (GADEV)... Amaçlarımızdan birisi de aradaki bu boşlukları kapatmak... Bu yüzden beni diğer mimarlardan ziyade konferanslarda, sektörel tartışmaları yaptığımız platformlarda görüyorsunuz.

Bir de benim ailem zaten işin yap-sat diye tabir edilen kısmından... Bu yüzden bu tarafından da bakabiliyorum. Ancak ben işin mimarlık tarafını seçtim. Bu nedenle eğilimlerin ne olduğunu biliyorum. 
 
OTO SANAYİ VE TARİH

Sizin bu seçimizinin sebebi nedir?

Daha eğlenceli... Daha keyifli... Bir de küçükken beni çok gezdirirlerdi. Özellikle antik ve tarihi bölgeleri görme şansım oldu. Anadolu, içinde en eski yerleşim bölgelerini barındırıyor. Örneğin Halikarnas Mozolesi... Dünyanın yedi harikasından biri. Şimdi üstünde oto sanayi var!


Ama bana sorduklarında, "Neden senin yaptığın projeler (mimari olarak) Bodrum’un dışında? Ben de bunu gösteriyorum (Duvarda asılı Halikarnas Mozolesi çizimi). "Hangi Bodrum’dan bahsediyoruz?” diyorum. Siz en zayıf düştüğü fakirleştiği zamanı yani bugünü ele alıyorsunuz. Halbuki dünyanın önemli yerleşimlerinden biri...


Bodrum’un bugününe neden şaşıyoruz? Tabii ki de kalabalık olacak; yoğunlaşacak. Dünyanın yedi harikasından biri ve ne yazık ki Bodrum’a hala şehir kültürü getiremedik. Yazlık muamelesi yapılıyor. Bodrum bir nahiye değil. Havası güzel, tarihi var, enerjisi yüksek, deniz kenarı... Çok daha fazla nüfus orada yaşayabilir.


ESKİ İLE BAĞ KOPUK
birçok hata yapıldı. Örneğin Ataşehir...


Ben de bu örneğe değinmek istiyorum. Bir konuşmanızda İstanbul'un Ataşehir ilçesinden "Yatakhane" diye söz etmiştiniz. Bu tanımlamayı biraz detaylandı-nr mısınız?


Evet, yatakhane. Aradan otoban geçiyor. Öbür tarafta halanız oturuyor buluşmak için Fikirtepe’den dolaşıp geliyorsunuz. Arada otoban var, camdan el sallıyorsunuz. İkincisi; buluştuktan sonra nerede sohbet edip, oturup çay, kahve içeceksiniz? Ben oraya ne diye gideceğim ki?


Bu noktada şunu belirtmeliyim; dünyada 20. yüzyıl ile bir sorun belirdi. Yeni tasarlanan şehirler arabaya göre düzenlendi. Yollardan arabalar geçecek. Fakat başarılı olmadı çünkü insanlar arasında mesafe yaratıyor. Örneğin Roma sokaklarında kaldırım yoktur. Bizde de yıllarca herkes söylendi bütün bir yüzyıl; ’’Kaldırım yok; kaldırım yok” diye... Zaten kaldırım yoksa o değerli!


Eski şehrin dokuları araba girsin diye yok edildi. Şimdi 20. yüzyıldan bize geriye ne kaldı? Kirli bir dünya... Tam çözemediğimiz disiplinler arası kopukluklar... Bunun arkasında üretim fazlası birikimler ve fire...


ŞEHİRCİLER MESELESİ


Sektör oyuncuları artık şunu bilmeli; bu ülkede mi-marsız proje üretmek de denendi. Olmadı, demek ki mi-marsız olmuyor. Mimarların eğitim sisteminde eksiklik var. Mühendissiz olmuyor. Bina tasarlanır ama inşa edilemez.


Belediye onaylamadan bu iş yapılamaz. Daha önceden hazırlanmış bir imarı olmalı. Demek ki şehirciler meselesi var. Şehir kararları nasıl alınıyor; bilmiyorum. Örneğin Amasya’nın yeni gelişme planlarına kim imza attı? Çünkü benim de sorularım ve söyleyeceklerim var.


Demek ki şehirciler de mimarlık öğrenecek; belki de şehircilik mesleğine ihtiyaç yok. Eskiden mimarların yaptığı bir iş idi; Şimdi farkı bir disiplin oldu. Sonuç da bu.

BEYİN FIRTINASI


Dolayısıyla hazır yani kalıplaşmış fikirleri aşması lazım Türkiye’nin. Bunları yeniden modifiye ederken değerleri kaybetmemeliyiz. Bir araya gelip daha fazla konuşmalıyız. Biz de vakıf olarak bu tür etkinlikleri destekliyoruz. Birçok yerde belediye, yerel yönetimler kamu kurumlan olmuyor. Onların ayrı bir ajandası var. Bir şekilde sivil toplum kuruluşları, sektörün oyuncuları, yerel yönetimler bir araya gelmeli. Örneğin TOKİ artık savunmuyor "Biz iyi bir şey ortaya çıkardık diye!” Alıcının da sesi yok. Alıcı sadece satın alırken bir şeyler söylüyor. Sonra duyamıyoruz.


Peki biz vakıf olarak ne yaptık? Türkiye’de ilk defa "civil development” yapan Moise de Camondo üstünde durduk. Karaköy’de Bankalar Caddesi ve civarındaki binalar, hatta Paris’te yaptıkları işler de var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında aileden kimse kalmamış. 150 yıllık aile adına bir Türkiye’de bir de dünyada bizim vakıf tarafında ödül vereceğiz.


Geliştirmeyi mimarlık olarak görüyorum çünkü bir çevre yapıyorsunuz. Bu ödüller ile bir şeye dikkat çekmek istiyoruz; Mimarlar olarak neyi beğeniyoruz?


Bir de mimarlık okulu yapmak istiyoruz. Mimarlık kelimesi imardan geliyor, bina da Arapça’da kitap demek, işin grameri yani... Ondan bahsediyoruz. Bence şu anda çok ışıktan kaynaklanan körlüğe benzer bir durum söz konusu. Bilgi tecrübeden gelir diğeri ise enformasyon. Ortada çok enformasyon var; sadece fikir veriyor. Bu bağlamda çok basit enformasyonlarla hareket ediliyor, gaza geliniyor. Mesela bizim bazı binaların daha yeni yeni ne olduğu ortaya çıkıyor? 10 sene önce yaptığımız One Ortaköy bunlardan biri... Binanın üstündeki ağaçlandırma nerdeyse bir futbol sahasına eşit büyüklükte...


BİREYSELLEŞME-TOPLUMSALLAŞMA İLİŞKİSİ


Sizin herhangi bir projenize bakıldığında'Bunu GAD Architects tasarlamış'diyebilir miyiz? Ya da böyle bir tespitte bulunulmasından memnun oturmuşunuz?


"Ne güzel bir bina" denmesi hoşuma gider. O kimsenin bina hakkında olumlu sözler söylemesi memnun eder. Sonrasında ismimizi bilebilir. Bu sektör hakkında biraz daha bilgi sahibi ise onun bilmesini elbette isterim. Bireyselleşme ile toplumsallaşma arasında şöyle bir bağ var. Bazen bireyselleştikçe toplumsallaşıyoruz.


Çünkü farklılaştıkça siz aslında genel manada kültürel hem ülke için hem dünya için bir katkıda bulunuyorsunuz. Bu da keyifle kullanıyor ve referans olarak kullanılıyorsa zaten o zaman güzel bir bağ var demektir.


Buradaki mesele bir bina yapmak yani aslında stratejik bir konu. Dünyaya yeni bir şey ekliyorsunuz. Bazı kısıtlamalar var onları da kaale alıp o kısıtlamalar üzerinden görünmeyen bir artı değer oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bunun en zor yapılacağı yerlerden biri Türkiye. Türkiye’de şehirlerin çoğu nüfusla ilgili hızlı geliştiği için pek de planlı hareket edilemiyor. Bütün bunlara rağmen bizim yaptıklarımız gibi olanları da dahil olmak üzere iyi çıkanları farklı kategoride değerlendirip bunlar üzerime bir çıkarım yapılabilir.


Örneğin, imar planlarının çoğunda bir tür çatı tipi olması isteniyor. Ben de anlamıyorum çatı yerine o alanda bahçe olsun diyorum. Niye? Çünkü yeşil az. Bu konuda en zayıf ülkelerden biriyiz. Sadece İstanbul değil Ankara, İzmir hatta Bursa’da yeşil kullanımı çok az... Amacımız binayı üstünde ve içinde ne kadar çok yeşille kaynaştıra-biliriz olmalı. Ben binalarda çevreci malzemelerden ziyade doğrudan yeşil kullanımını kast ediyorum.


Bir kere bu projeleri ortaya çıkaran gruplar da mimarlar da samimi olmalı. Bu samimiyet kavramı alıcı açısından değerli. Bu dünyaya bir artı değer katıyorsunuz bu değerlerin neler olduğunu çok doğru oluşturmamız lazım. Bunlar otomatiğe bağlanmalı. Kim kime neyi niçin yapıyor? Geliştirme ve inşa etme durumunda Türkiye’de ipini koparan yapabiliyor durumu var. Bir kere bunu sertifikaya bağlamak lazım. Toplum adına bir şey yapanın değerleri olmalı. Daha önce bunu yapmışlığı, ilkeleri, neyi yapmak istediği önemli.


Belediyeler anket tutmuyor. O talep ediyor, o yönlendiriyor, o sınırları çiziyor sen de içine dahil oluyorsun. Halbuki o şehirde yaşayıp da o mahallede belediye başkanı olanların sayısı çok az...


KOMPOZİSYON HOŞ DEĞİL


Bir de ortalama sekiz yılda bir ev değiştiriliyor. Çeşitli sebeplerden; çocuklar okula gidiyor, büyüyor, askere gidiyor, evleniyor. İş sebebi, trafik yoğunluğu gibi nedenler de söz konusu. Mahalle değişiyor. Mahallenin şekli şemali değişiyor. İmar durumu değişiyor. Benim hesapladığım sekiz yıl. Beş yıl olduğunu iddia edenler var ki; o oldukça sert bir rakam...


Bu bahsettiğiniz sebepler neticesinde kişi ile mahalle arasında aidiyet duygusu mu kayboluyor?


Belediye anket de yapmıyor. Örneğin çevremizde nasıl bir hayat kurmalıyız? Ben belediyelerin bölge halkı nasıl yaşamalı hakkındaki tavrını bilmiyorum? Halk bununla hemfikir mi? O bölgede varolmanın nedeni? Bölgede ne yetişir? Hiçbir şey bilmeden hareket ediliyor.
Milli servet aslında kullandığımız. İnşaat biraz da işsizliği sübvanse eden lokomotif sektör olduğu için sessiz kalınıyor. Ama ortaya çıkan görüntüden rahatsızız.


Demek ki tek tek güzel binalar da olsa güzel bir kompo-sizyon oluşturmuyor. İmar planları şehir planlama hususunda hata var. Mesela imar durumunun verdiği emsalin çok üstünde imalat olan (eğimli araziden dolayı) durumlar ortaya çıkıyor. Bunu 1-2-3 diye belirlemek anlamlı mı; mesela New York’da 16’dır emsal. Yani ama o hava haklarını satın almanın bir bedeli var. Yani bundan sonrasını satabilir, dönüştürebilsin. Ya da bunu yapmak isteyenden buraya okul yap diyebilirsin. Anlatmak istediğim bizdeki projeler sosyal değil.


KİM, NEDEN SATIN ALIYOR?


Bir diğer sorun ise morfolojiyi tahmin edemiyoruz. Kimler; hangi meslekten insanlar satın alıyor? Demografik profil çıkartamıyoruz. Ne oluyor? Bir senfoni orkestrasında çalan müzisyen, bir yazar ya da bir ressam Ataşehir’de oturur mu? Nasıl oturtabilirsin bu kişileri? Örneğin New York’ta belediye diyor ki ben sana ek emsal hakkıyla imar veriyorum; 10 tane 2+1 satın alacağım. Onları alıyor düşük fiyatla sanatçılara kiralıyor. Böylece ne oluyor? Sanatçıya ilham verecek bir çevresel düzenleme yok ama Ataşehir’de oturuyorsun; senin çocuğun asansöre bindiğinde çello taşıyan biri ile ya da boya kutuları taşıyan bir ressam ile açık bir pencerede karşılaşır ya da bahçede resim yapan birini görebilir. Bir de onun gözüyle sanatsal çıktıyı göreceğiz.


Şimdi yatakhaneyi kast ederken bundan bahsediyorum. Hayalet şehirler inşa etmenin bir manası yok ki.


İnsanların yaşadıkları kentten beslendiklerine inanıyorum. Ataşehir örneğinden yola çıkarsak 5-10 yıl sonra nasıl bir profil ortaya çıkacak?


"Junk architecture” dediğimiz bir kavram var. Atıştırma gibi düşünelim. Örneğin çok acıkmışsınızdır, bir çerez bisküvi gibi bir şey alırsın yersin. Ama yedikten sonra pişman olursun keşke bekleseydim yemek yesey-dim diye.


İşte bu ona benziyor. İhtiyaca binayen o anda kısa dönemlik ihtiyaçları çözmek için yapılmış binalar. Buradan sosyal ilişkiler çıkacağını, sosyal iletişim oluşacağını zannetmiyorum. Aynı zamanda Türkiye’nin tapu kadastro sisteminde de hata var. İnsanları birbirlerinden uzaklaştıran bir uygulama söz konusu. Çekme mesafesi onu ordan bunu burdan çek. Hep blok blok oluşum.... Deprem nedeniyle mahsurlu görülmüş bitişik olması ama planı yaparken sokağa göre düşünmeliyiz. Sokak nerede? Ancak bu yapılanların tam tersi içinde bir dünya yaratılıyor sokağa sırtını dönen bir yapı. Bazen biz de bu tarz yapılaşmaların olduğu çalışmalara dair çalışmalarda bulunduk acaba ortaya bir şey çıkartabilir miyiz diye yani bazen biz de girdiğimiz ama konsept bölümünden ayrıldığımız projeler oldu. İstenen imar beklenen şartlar iyi bir çevre yaratmaya elverişli değil.


Ne olabilir? Maliyeti yüksek binalardan bahsetmiyorum. Ortak kullanım alanı olan binaları düşünelim. Biz şimdi en çok, karşılanabilir ekonomik yapı örneği olarak
birkaç tane yurt projesi yaptık. Bu anlamda çözmemiz gereken konu; öğrenci yurtları ve akademik personelin kalabileceği kiralanabilir daha küçük ölçekli binalar yaratmak. Satın da alabilirsin kiralayabilirsin de. ‘Service apartment’ diyelim. Biz şuna inanıyoruz. Entelektüel ama parası yeterli olmayan, o konfor ve kaliteye ihtiyaç duyan bir kesim var. Büyük bir alanda da yerleşmek istemiyorlar. Y Kuşağı örneğin... X Kuşağı’nın sonu... Onlar artık konforu ve mutluluğu farklı bir alanda arıyor. Altlarında cafe ve hareketli bir sokak olsun. Toplu taşımacılığa yakın olsun. Ve evleri de büyük olmasın.


Y Kuşağı'nm profili nedir? Bireyci mi yoksa toplumla entegre olmayı seven bir kitle mi?


Sosyal alanları, ortak alanları daha çok kullanıyorlar eskilere nazaran. Sosyal medya kullandıklarından dolayı çabuk buluşuyor ve bir bahane ile de olsa dışarı çıkmayı seviyorlar. Ben mesela bazı projeleri gözlemliyorum. Bunları gelecek nesiller kullanmayacak. Uymuyor. Sisteme uymuyor; büyük geliyor ya da konumu uygun değil. Bir de şehir içine girdikçe daha küçük alanların kullanılması gerekir.


Örnek olarak Ataşehir’i ele alırsak bugün harekete geçilse bu bölgede yaşayan insanlara "kültürel ve sosyal beslenme" fırsatı yaratılabilir mi? Yoksa artık çok geç mi?


Bunların hepsi tapu kadastro sistemine göre geliştirilmiş mahalleler. 50 yıl gecikmiş yerler. Savaş dönemlerinde çok yaygındı. Sosyal etkileşim yaratmıyor tam tersine insanları birbirinden kopartıyor. Şu andan itibaren sosyal donatılar eklenebilir ama ne çıkabilir ortaya?


İstanbul, New York'da olduğu gibi beş farklı bölgeye mi ayrılmalı?


Evet olabilir. Yönetimsel olarak; yönetimin tek bir yerden olması doğru yürümesini sağlamıyor. Ben İstanbul’un daralacağını ve parçalanacağını düşünüyorum.


Zamanında alınan kararları yıllar içinde modifiye edememişiz. Dokunamadığımız bazı alışkanlıklar var. Örne-
ğin dönüştüremediğimiz bazı alanlar; askeri alanlar, deniz alanları. Onları konuşmak bile yasak.


Askeri alanlar dokunulmadığı için yeşil de kalmış. Objektif değerlendirme yapalım. Ben bu alanları imara açalım demiyorum. Halkın kullanımına açabiliriz. Dolayısıyla bu şehrin yeni haritalarını çıkartmamız lazım İstanbul’dan konuşacaksak.


Dikey binalara yönelim İstanbul gibi mega şehir için mecburiyet midir?


Binaların yükselmesi demek Maslak modeli demek değil. Maslak modelinde bahçe duvarlı gökdelen var! Bekçi kulübesi olur mu? Ben ne desem belli bir prensipte söylüyorum. Benim kafamdaki gökdelen ve yüksek yapıyla farklı çevrelerin kafasındaki yüksek yapı arasında fark var. Yüksek yapı yapıyorsan altını ’ground floor’ yani birkaç katlı geniş bir alanla halka açmalısın. Orası senin kontrolündendir ama insanlar girer, iner, çıkar. Hatta belli noktalara arabaların dahi girmediği bir düzenleme uygundur. Maslak örneğinde iki katlı evden yüksek binaya bu şekilde geçersen ortaya çıkan da bu olur.


Malzeme kullanımlarında bile bir tarihsel süreç var. Eğer teras çatı geçmişin yoksa yeşil binaların üstünde bahçeden bahsetmek abes oluyor. Ama yapınca oluyor. İnsanlar hala yalıtımdan bahsediyor.


Topraktan daha güzel yalıtım mı olur?


Su geçermiş. Senin damından da su geçebilir. Dolayısıyla böyle halledilememiş.


Ben birçok yerde çelik kullanımını öneriyorum. Hem daha dayanıklı hem de ileride söküp başka yerde kullanabilirsin.


Bir de bunları benim bilmem yeterli mi? Ben bunu anlatıyorum informasyon oluyor. Onun bilgiye dönüşmesi için pratiğe dönüşmesi ve insanların kullanmış olması lazım.


Bir yapı; yaşamı ifade edecek, fonksiyonel çözüm üretecek, yerel kültür ve motifleri yansıtacak, işverenin ihtiyacına cevap verecek... Bu denklemde nasıl özgün olunabilir?


19. yüzyıl sonuna dek özgün olması pek aranır şart değildi. Bu yapıları yapabilmek için senden önce yapılmışlara bakmak lazım. Deprem olasılığı var; o taş oraya nasıl çıkacak insan gücüyle? Yani meseleli meseleler! Ama sonra kolaylaştı. Bu kolaylaştığında bazı şeyler önemsenmez hale geldi.


Konut, pek mimarların uğraştığı bir konu değildi, ustalar ve kalfalarca yapılan bir iş idi. Konutu mimarlar yapmazdı anıtı mimarlar yapardı. İlgi alanları farklı idi.


Şimdi anıt yapmak üzere meslekte eğitim gören insanların konut yapması biraz zor oluyor.


Soruya bağlarsak; konut tarif ediyorsun hem de anıt olsun diyorsun değil mi?


Özgün değil de belki birlikte hareket ettiklerinde aynı tavır içinde olmalarını, aynı sokağın içinde olmalarını, arka bahçelerini, iç düzenleri olmasını beğeniyorsun.


Şu anda 25 yaşında olan biri yaşamı boyunca iç savaş tehlikesi yaşadığı için bunun da kaynağının entelektüellerden ve üniversitelerden olduğu tespit edildiğinden Türkiye tercih yaptı ve sanat ile ilişkisini kopardı. Bu tercihin sonuçlarını görüyoruz.


Mimarinin amacı insanın içinde sığınabileceği döşeme elde etmek. Sadece Türkiye değil tüm dünyada böyle: Belli bir yükseklikten sonra pis hava yükseliyor.


Bunu bastığın zaman mekanın enerjisini havasını hapsediyorsun. Basık alanlarda zorda kalırsın sürekli sirküle etmen lazım.


Istanbul 19601ı yıllarda sanayi şehri ilan edilmeseydi yine şu andaki görün-
tüsüne ulaşır mıydı?


Aslında Menderes döneminde başlayan bir karar. Şöyle diyebiliriz: İstanbul cezalı bir şehir. Ankara iyi çocuk. Devlet kurumlarının olduğu yer. İstanbul ise yatırım yapılmayan yer. Ancak geçmişten gelen bir gücü var. Tabii ki her zaman gücü üstünde topladı. Nüfusu 1.5 milyon falandı yine dünya şehirlerinden farklıydı. Ancak demografisinde değişik katmanlar vardı. Yabancılar, değişik kültürler, farklı din, örf ve adetten insanlar vardı. Zamanla bu çok seslilik dışarıya itildi. Bu nedenle burada doğup büyüyen geçmiş bir nesil azaldı.


Şimdi yine İstanbul’da doğan ve büyüyen nesil var ama hangi İstanbul’un hangi neresinden? Konuştuğumuz bu sıkıntıları olan tarafında doğmuş ve büyüyor.


O yüzden de tüm bu gerçeklikleri açık yüreklilikle tartışacağımız ortamlara ihtiyacımız var. Biz ne istiyoruz? Nasıl bir dünya?


Mimarlara bu değişimde nasıl bir rol düşüyor?


Herkese iş düşüyor ancak mevcut problemin kaynağı şu; mimarların sorumluluğu var yetkisi yok.


İstanbul'un siluetinin bozulduğuna dair yapılan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce İstanbul'un silueti var mıydı?


Tarih de yeniden yazılabilir. Bu kadar büyük bir şehirde çok uzaktan gördüğün bir siluetten bahsediyoruz. İstanbul gibi tarihi bir şehirin silueti aynı kalmayabilir. Merkez İstanbul başka bir şey etrafındaki halkalar başka. O silueti İstanbul’da yaşayıp göremeyenler var. Yakacıklı için İstanbul’un siluetinin ne önemi var? Bu şehirde birçok yeni harita oluşturmalıyız.


Tamam, İstanbul bir değer, altında da değer yatıyor. Ancak belli bir mesafeden sonra şehrin yükselmesi lazım. Çünkü daha fazla alanda daha fazla toprak kullanılıyor. Altyapı gerekiyor. O şehrin enerjisini alamıyoruz. Söylediğim Maslak değil altını çiziyorum. Yeni alanlar yaratmalıyız.


İstanbul’a daha biz hakim değiliz, tanımıyoruz. Şurada bir 10 senedir üstüne konuşuyoruz. Değerleri nedir, nereye dokunalım, nereye imar çıksın
Bir yapıdan konuşmamız için 25 yıl geçirmiş olmalıyız. Güzel mi? Umut verebilir ancak... Çünkü 25 yılda birçok bina eskiyor. İçindeki bileşenler, malzemeler eskiyor.

"Londra şöyle bir karar aldı; Şehrin dışarıya açık istasyonlarının dibine gökdelen yapılmasını onay verdi. Nerelerde istasyon varsa oraya yakın alanda yükselmeye izin verdi. Neden, işte hemen oradan deşarj olsun diye... Buna benzer kararlar geliştirilebilir."


Neden Finans merkezi başka bir şehirde değil de İstanbul’da oluşturuldu?


İşte o ceza kalktı. Ankara’dan yürümeyeceği anlaşıldı. Daha doğrusu birkaç yerde finans merkezi olabilir bir yere tabela koyunca orası finans merkezi olmuyor. Bankalar ve kamu kurumlan gelecek. Ne yapılacak orada 24 saat? Bu dönemde teknik olarak mekansal anlamda bir finans merkezine bile ihtiyaç yok. Ama bu tür yönetim binalarına ihtiyaç var. Ataşehir gibi deneylere de ihtiyaç var.


YATAKHANE-YAZIHANE


Yani sizce Ataşehir hem yatakhane hem yazıhane olabilir?


Ben hatta beraber olmasını istiyorum. Bana göre gene hatalı. Burası yatakhane burası yazıhane gibi değil de bunların birbirine karıştığı bir sistem olmalı. Fikirtepe ile Finans Merkezi beraber olmalıydı. Oraya konut diyorsun buraya finans merkezi. Şehir merkezi nasıl gündüz de gece de 24 saat canlı yaşıyor; işyerleri de var, konutlar da. Model çalışıyor.


Orada akşam ışıkları kapattın mı olmaz. Bunlar 50 sene önce yapıldı bugünse işlemediği görüldü. Ben de bunlara karar veren arkadaşları merak ediyorum. Meslekle ilgili hiç mi okumuyorlar? Birarada yap ki ondan ona ondan ona aksın. Neden konutla işyerini ayırıyorsun? New York’un, Londra’nın esprisi bunların birbirine kaynaşmasından... Flem de trafiği azaltıyorsun.


Benim bakış açım klasik şehir görüntüsü değil klasik şehir kurgusundan yana. Mümkün olduğunca yoğun ve birbirinden farklı fonksiyonların bir araya geldiği çözümler.ofisinizi farklı kılan öğeler neler olabilir?


Üç filtremiz var. Program açısından bir yenilik getirdik mi? Fonksiyona yeni bir dünya katıyor muyum? İkincisi strük-türel olarak bir becerisi var mı?


Örneğin daha az eleman kullanarak robot kullanımını tercih etmeyi yeğlerim. İnsan kazalarını en aza indirebilir miyim? İnsanların en az çalışması gereken bir sektör. İnşaat demek geçici bir fabrika. Ben de isterim hızlı biçimde yapılsın. Bizde tasarım süresi kısa; inşaat süresi uzun dönem tercih ediliyor. Orada da bir dengesizlik var.


Üçüncüsü yeni bir materyal kullandık mı? Repertuarı genişletmiş miyiz? Bunun üçünü her mimari grup yapamaz zaten. Yaparsan kilo-metretaşı oluyor. Bunların hiçbirinin olmadığı bir projede ben olmak istemem. En azından bunlardan biri olmalı, ikisi olursa çok güzel.


Alan kullanımına bir değer kattık mı? Mesela Trump Cadde’de kullanılmayan bir alanı prefabrik konteynerlerle kullanılabilir bir alana dönüştürdük. One Ortaköy’ün bir kısmı konut bir kısmı yurt binası... Orada binanın tepesinde çok geniş bir yeşil alan var. Sürekli balık aldığımız Balıkçılar Çarşısı’ndaki pazar yeri ve Borusan Music Çenter da Beyoğlu’nun ilginç yapılarından biri.


Genel olarak mümkün olduğunca farklı konuları olan projelerde yer almak istiyoruz.


Yurt dışında Kuveyt’te bir alışveriş merkezi yaptık büyük bir proje, alışveriş merkezi nasıl olur bunu Kuveyt üzerinden ele aldık. Beyrut’ta var, Riyad’da var. Kiev’de Türk Büyükelçiliği’ni yaptık. Herhalde en büyüklerden biri; 125 kişi çalışacak. Mesela bu proje boyunca Ukrayna’daki tarihe tanıklık ettik.


Proje süreçleri kadar üretim süreci de önemli. Boru-san’ı yaparken çelik sistemle çalıştık. Binanın içine girip orada çalıştık. Bunun bir önceki versiyonu Esma Sultan Yalısı. Daha doğrusu orada bir otel de yapılılabilirdi. Ama etkinlik alanına ihtiyaç vardı. Pınar grubu için bir lojistik merkez yapıyoruz. Lojistik merkezler artık günümüzde şehirler için çok önem kazandı. Orası yarı fabrika gibi.


Tabii Türkiye’de en çok konuşulan konut kısmı işin; mesela biz Bodrum’da çok iş yapıyoruz.


Bodrum projeleri tasarım olarak çok farklı ama doğayla da uyumlu. Esinlenme nasıl oluşuyor?


Bodrum’da çalışmayı seviyoruz. Alçak ve köy gibi olması buna neden. Bunu büyükşehirlerde bulamazsınız. Antalya’da bir projemiz var Kundu’da. Değişik forma sahip. Yapım stilindeki fark; güneş enerjisi kullanımı gibi ayırt edici özelliklere sahip...


Çekmeköy’de bir proje var; ormanın içinde u şeklinde bir arazi üzerinde yer alıyor. Bu tür projeleri her zaman bulamıyoruz o sebepten dolayı Bodrum’u seviyoruz. Doğayla ve denizle kaynaşmasından tutun ne ekersen biçiyorsun ve hemen şekilleniyor, başka bir biçime dönüyor.


Müşterilerinizle ilişkiniz başlangıç aşamasından itibaren nasıl ilerliyor?


Ben samimiyet arıyorum. Aramızda samimi bir ilişki kurmalıyız. Benim derdim; birisi proje ısmarlıyorsa ve bu proje satılacaksa; beni satış ekibinin neler isteyeceği değil satın alanların ne isteyeceği ilgilendiriyor.


Buna beraber kafa yormalıyız. Üçüncüsü o mahallede yaşayanlar şehirde ve dünyada yaşayanların da hayatına yenilik katacak mı?


Bizde patronlar akıllı ve samimi fakat ondan bir sonraki kademede seviye düşüyor. Şirketin değil kendi varlığını korumaya çalışıyor, iyi brief veremiyor. İşte bu ‘ikinci adam sendromu.’ Sadece Türkiye’nin problemi değil ama Türkiye’de daha çok görülüyor. Ben onun için firma sahibinin de katıldığı toplantılar düzenlemeyi tercih ediyorum. Çapraz filtreler kurarak bakıyorum ve açıksözlüyüm. Daha iyi olması için hep beraber konuşmalıyız. Ben mü-teahit kavramını da sevmiyorum; yanlış şekillendi. Derhal fabrika ayarlarına geri gönderilmesi gereken bir meslek kuruluşu oldu. Neden? Çünkü mimarla ilişkisi sıkıntılı.


GENÇLER ÖNCE TECRÜBE EDİNMELİ


Üyesi olduğunuz The Royal Institute of British Archi-tects’in (RIBA) fonksiyonunu ve işleyişini görece karşılayacak kurum olarak hangi oluşumu gösterebiliriz? Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Serbest Mimarlar Demeği gibi...


Çok fark var. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) özel bir kuruluş. Serbest Mimarlar Derneği ise mimarların biraraya geldiği bir dernek. Mimarlar Türkiye’de mezun olduktan sonra her ölçekte yapı yapabilir. Bu çok yanlış. Sınırlama olmalı. 25 yaşına gelen biri binlerce metrekarelik işlere imza atmamalı. Tecrübe ister. Konu yapabilir yapamaz değil; bir sürü faktör var. Ülke değeri; milli servet gibi... Büyüyerek gitmeliler; ustalık işi olmalı. Ben mesela genç yaşta önüme gelse bile yapmadım. Belli bir yaştan sonra büyüdü bende. Küçük projelerdi benim erken dönemde yaptıklarım.




























Fotoğraflar